IKEA etkisi ve kontrolün değeri

Ana sayfa » IKEA etkisi ve kontrolün değeri
IKEA etkisi ve kontrolün değeri

Birkaç yıl önce Harvard İşletme Fakültesi’nden Michael Norton’ın kaleme aldığı bir makale okumuştum. Michael Norton, arkadaşlarıyla birlikte ‘’ IKEA Etkisi ’’ adını verdikleri bir çalışmadan bahsediyordu. IKEA etkisi , insanların kendi yarattıkları şeylere, başkaları tarafından yapılanlardan daha çok değer atfetmesi anlamına geliyor. Mesela IKEA’dan aldığınız bir kitaplığı kendiniz kurarsanız başkası tarafından monte edilmiş tıpatıp eş değerinden daha kıymetli olduğunu düşünme eğilimi gösterirsiniz. El örgüsü bir atkı, ahşap bir baraka ya da yaprak sarma… Bir şey elinizden çıkmaysa genellikle size daha değerli gelir.

Bana göre bu, kontrolün değerinin yarattığımız nesneler üzerinde parıldayarak onları daha iyi göstermesiydi. Ancak bir nesneye daha fazla değer vermek için illa onu yaratmamız mı gerekiyordu yoksa bir nesne yarattığımıza inanmamız yeterli miydi, merak ediyordum.

Michael Norton’ın Tali Sharot, Raphael Koster ve Ray Dolan ile yürüttüğü bir diğer çalışma ise  eylemliliğin olumlu faydalarını elde edebilmek için sadece kontrol algısına mı ihtiyaç duyduğumuzu konu alıyor. 

”Yakınlarda başıma gelen bir olay yüzünden öyle olabileceğini düşünmüştüm” diyor Tali Sharot. ”Birkaç yıl önce ebeveynim, çocukluğumun geçtiği evden şehrin dışındaki müstakil bir eve taşınmıştı. Onlarca yıl birikmiş eşyaları ayırırken ergenliğimde yaptığım bazı resimlere rastlamıştım. Bu yağlıboya manzara resimlerinden biri öyle hoşuma gitmişti ki yanımda getirip yatak odama, başucuma asmıştım. Bir zamanlar ne kadar yetenekli olduğumu görmek beni çok derinden etkilemiş ve bir o kadar da mutlu etmişti. Derken bir gün yine kendi eserimi hiç utanmadan hayranlıkla izlerken, resmin köşesinde daha önce hiç dikkatimi çekmeyen imzayı gördüm. Soluk olduğu için o güne dek gözümden kaçan bu detaya biraz daha dikkatli bakınca şaşırdım: İmza bana ait değildi. Harikulade resmimin üzerinde başkasının adı yazıyordu. Saniyeler içinde resme bakışım değişiverdi. Fırça izleri gözüme çok kaba göründü. Ayrıca renkler de çok abartılıydı. Manzara zaten bayağıydı. Herhalde resmin artık o duvarda asılı olmadığını söylememe gerek yok: Resim derhal indirildi, yerine çocuklarımın fotoğrafları asıldı. En azından çocukların benim eserim olduğundan emin olabilirdim.”

Sharot elbette başkalarının eserlerini yeterince takdir edemediğimizi söylemeye çalışmıyor. Bir roman yazamayabilir, bir parça besteleyemeyebilir ya da gurmelerin ağzına layık bir yemek pişiremiyor olabilirsiniz ama bir okur, dinleyici ya da tüketici olarak hepsinin keyfini çıkarabilirsiniz. Kendi elimizden çıkan şeylere mutlaka ve mutlaka diğerlerininkinden daha fazla değer atfettiğimizi de savunmuyorum. Ancak tüm şartlar eşit olduğunda, kendi emeğinizi kattığınıza inandığınız bir şeyi, gerçekte siz yapmış olun ya da olmayın, bir miktar daha kıymetli göreceğinizi düşünüyorum.

Kendi Converse’ini kendin tasarla

Bu fikri sınayan  bir deney Converse marka ayakkabıları konu alıyor. Öncelikle laboratuvara davet edilen gönüllülerden, her biri renk ve tasarım bakımından birbirlerinden bir miktar farklı seksen çeşit Converse’i beğenilerine göre puanlamaları isteniyor. Ayakkabıları iki gruba bölünüp, birinci gruba “yaratma grubu” ikinci gruba da “izleme grubu” adı veriliyor. 

Önce gönüllüler Converse web sitesine girip, “Kendi Converse’ini kendin tasarla” modülünü kullanarak yaratma grubundaki ayakkabıların birebir aynısını yaratmaya çalışıyorlar. Dikkat edin yalnız: Gönüllüler kendi hayallerindeki ayakkabıları değil, önceden tasarlanan ayakkabı modellerinin aynılarını yaratmaya çalışıyorlar. Sonra da izleme grubundaki ayakkabıların nasıl yaratıldıklarını gösteren videoları izliyorlar. Toparlamak gerekirse, önce seksen çeşit ayakkabıya puan verdiler, sonra kırk çeşit ayakkabıyı web sitesindeki uygulamayla yeniden yarattılar. Kalan kırk çeşit ayakkabının ise sadece yaratım sürecini izlediler. Nihayet tüm gönüllülerin işi bittiğinde, araya iki saatlik bir bekleme süresi kovup ayakkabıları yeniden puanlamaları isteniyor.

Az önce anlattığım yağlıboya hikayesinde olduğu gibi, gönüllüler iki saat önce bizzat yarattıklarını düşündükleri ayakkabılara izleme grubundakilere göre daha yüksek puanlar verdiler. Gerçekte hangi ayakkabıları veniden yaratmaya çalıştıklarının hiçbir önemi yoktu; önemli olan hangilerini kendilerinin yaptıklarına inanmalarıydı. Zira seksen farklı çeşit çok fazla olduğundan hangisini sadece izledikleri, hangisinin üzerinde bizzat çalıştıklarını zaman zaman yanlış hatırlıyorlardı. Ancak “yanlış anılar” bile hangilerini daha çok beğeneceklerini değiştiriyordu. Yeniden yaratmaya çalışmalarına rağmen hatırlamadıkları ayakkabılar “yaratım sürecinin artılarından” faydalanamıyordu. Bir gönüllü kırmızı renkli, mavi çizgili, yeşil tabanlı bir Converse’i yeniden yaratmaya kalkıştıysa ama sonradan bunu “izleme grubunda gördüğünü” hatirlarsa ayakkabıya pek kıymet vermiyordu.

Buradan çıkarılacak sonuç, insanlara sorumluluk ve seçim hakkı vermenin yeterli olmayacağı, bir de bu konuda kontrol sahibi olduklarının hatırlatılmasının gerektiğidir. Başka türlü ifade etmek gerekirse nesnel gerçeklikten ziyade, etkili olan algıdır. İnsanların bir şeye değer vermesini istiyorsak öncelikle çorbada tuzları olduğunu hissettirmemiz gerekiyor.

Beyin denen organımızı tanımlarken onun esas işlevini düşünmek olarak ele alırız. Bize göre beyin, hayal kurmak, derinlemesine düşünmek ve fikir üretmek için biyolojik bir karargâhtır. Doğru elbette, ancak tüm bunları gerçekleştirmekle beraber beynimizin sahip olduğu asıl işlev başkadır. Beynimiz, bedenimizi, çevremizi çıkarımız için kullanabilsin diye kontrol etmek üzere evrimleşmiştir. Eğer beynimizin bir sloganı olsaydı, “Çevrene hükmet!” olurdu.

Biyolojimiz bizleri etmenler olmaya yöneltecek şekilde kurulmuştur: Kontrolü ele geçirince tatmin duygusuyla ödüllendiriliyor, kontrolü kaybedince endişeyle cezalandırılıyoruz. Çevremiz üzerinde kontrol sahibi olmak gelişmemizi ve hayatta kalmamızı sağladığına göre bu ödül-ceza sistemi iyi bir kurgudur. Ne var ki kontrole duyduğumuz bu derin arzunun bedeli, gerektiğinde ondan vazgeçmekte zorlanmamızdır.

Kimi zaman sadece arkamıza yaslanıp yolculuğun tadını çıkarmalıyız. Uçağın kontrolünün bizde değil, pilotta oluşuna sevinmeliyiz: Uçağın kontrolü bizde olsaydı büyük olasılıkla ölürdük. Yıllarca tip eğitimi almış, tecrübeli doktorlara kendimizi gönül rahatlığıyla teslim edip sağlığımızla ilgili kararları onlara bırakabiliriz. Paramızı yastık altına koymaktansa bankaya yatırabilir, tek başına yatırım yapmaktansa uzmanlarla karar verebiliriz. Ama kontrolü bir başkasına bırakmaktan daha korkutucusu yoktur.

Yaprak düşse haberi olsun isteyen, A’dan Z’ye herkese ne yapması gerektiğini söyleyen yöneticilerin yarattıkları onca moral bozukluğu ve verimsizliğe rağmen böyle davranmaktan bir türlü vazgeçememeleri bu korkudan kaynaklanıyor. Oysa etki yaratmak istiyorsak bizi kontrolü elde tutmaya zorlayan içgüdülerimizi bastırarak insanlara seçenekler sunmalıyız.

Kontrolü vermek kolay değildir ama farkındalık işe yarayabilir. Niçin böyle olduğumuzu anlamak, karar verme güdümüzün derinlerdeki kökleri konusunda bilinçli olmak, ellerimizi ara sıra dümenden çekmemize yardımcı olabilir. Bu farkındalığı kazandığımızda, insanların motivasyonlarını arttırmak ya da en azından kontrol algısını biraz olsun onlara vermenin basit ama etkili bir çözüm olduğunu anlamak işten bile değildir. 

İronik ama “kontrolü bırakmak” güçlü bir kontrol aracıdır. Mesela yemek seçen bir ufaklığı sağlıklı beslenmeye yönlendirmek için ona kendi salatasını yapma imkânı verebilirsiniz. Öğrencilere ders içeriğini belirleme fırsatı vererek ilgilerini, müşterilere farklı seçenekler sunarak tatminlerini, çalışanlara uyacakları kuralları belirleme şansı sağlayarak motivasyonlarını artırabilirsiniz. Başkalarını daha mutlu, sağlıklı ve başarılı olmaya teşvik etmede oldukça etkili bir yol, onlara “kendilerini gerçekleştirme” imkânı sağlamaktır. Kontrolü ve hatta sadece algısını bile sunmak, insanları harekete geçirmek için en iyi yoldur.

IKEA Etkisi nedir? IKEA etkisi

Leave a Reply

Your email address will not be published.